Blogvari

Fatih Gorbon (1944-2024)

Mimar, tekne tasarımcısı ve yapımcısı (Gorbon Yachts), eğitmen – Prof. Dr., İDGSA / MSÜ

Sevgili Fatih Hoca’nın hayatımda mühim bir yeri var. Ona layık bir mesleki anma yazısı yazmak haddime değil, sadece yazmak ve paylaşmak istiyorum.

Okulda proje dersini aldıktan sonra, mezun olmadan önce ve sonrasında hocanın ofisinde çalıştım, aralıklarla sanırım 3 sene civarı. Bolca baktık, çizdik, tartıştık, sohbet ettik ve güldük.

Bir gün, biraz sıkılmış bir vaziyette telefonla konuşuyor, iş görüşmesi, bir yandan da önündeki kağıda kafasına göre bir tekne profili karalıyor, ama nasıl güzel bir karalama, unutamıyorum. “Eli” yani karakalemi şahaneydi, en sevdiğimiz şeylerden biri tabi, bizim okul. Ama teknelerin strüktürlerini, bir yat tasarımı yazılımıyla -Maxsurf sanırım- da kendisi detaylandırıyordu, ofiste o programı kullanabilen bir o vardı diye hatırlıyorum. Sonra ondan masalara veya Autocadlere dağılırdı. Ben de Autocad’i o zaman ofisteki arkadaşlardan, Gürden ve rahmetli Yunus’tan öğrenmiştim, sanırım okulda diploma projelerinde yasaktı bilgisayar kullanımı. Bazı zamanlarda 3-4 kişilik büronun yarısı mimari yarısı tekne çizerdi, aciliyete göre de sadece bir projeye dalardık hep birlikte. Ben bir iki istisna dışında sadece mimari projelerde yer aldım. O dönem büroda birlikte çalıştığımız Gürden (Gür, SLD, YTÜ) hayatımdaki en yakın dostlarımdan biri oldu, Venedik, Documenta, Bergama, Basel vb. hep birlikte geçtik projelerin üzerinden, her defasında hocayı anıp aynı hatıraları tekrar ederek. Daha bugün Zoom’da proje bakıyorduk, hocanın vefat haberi verilirken.

Ofiste o zamanın havalimanı yarışmalarını çizdik, bir iki safha süren Eskişehir Fabrikalar Bölgesi projesini yaptık, sunmaya bizi gönderiyordu. Hoca o günlerde rahatsızlandı ve iş bizden alındı sanırım. Ofiste daha önce yapılmış bitmiş olan Darüşşafaka, Niğde (?) ve de Bursa Terminali (favorim) gibi binalarla ilgili kullanıma açılma sonrası küçük işler olurdu, bu vesile ile o projelerin üzerinden geçilirdi. Alman Liseliler Vakfı (ALKEV) binalarını çiziyorduk. Hoca lise binasını yapıyordu, “anaokulu sen tasarla” dedi ve bana verdi. İnşaatına da sürekli gittim, tek bir hafta ara verdim bir kısa Antalya tatili için. O esnada benim çizdiğim geniş boşluklu girişi bozup küçük bir kapı yapmışlar, görünce üzüldümdü, yazları iş ortasında tatile gidememe alışkanlığına sebep olmuş olabilir. Hoca’ya söyledim, “boşver” dedi, “takma kafana”. Genelde rahat bir kişiliği olduğunu hatırlıyorum, nazik, nüktedan. “Klas”, şık ve rahat giyinir diğer yandan.

Bir akşam, ya da gece, ofiste yarışma veya teslim için çok geçe kaldık, “eve nasıl gideceksin?” dedi hoca, ben diyorum “inerim Beşiktaş’a oradan bakarım”, hoca ısrarla bana arabasını vermek istiyor, ben de almıyorum, fena model bir araba değil, bişey olacak diye korkuyorum. Sonuçta aldım, hafif tırsarak ağır ağır eve gelip sokağa bıraktım, sabah hemen döndüm ofise.

“Hocam, bitirme projesini yeteri kadar çizemedim (Gezi Parkı kenarında PTT-Belediye Galeri arası hatta Çağdaş Sanat Müzesi projesi), içime sinmedi, teslim etmeyeyim, seneye yaparım” minvalinde birşeyler dedim Hoca’ya bir gün, müsaade istedim ofiste. Hoca “burası Türkiye, darbe olur, deprem olur, kesin ver hallet” dedi, verdim, daha doğrusu verdik, Kürşad, Kara Zeynep ve Sarı Zeynep, Saydam, Mustafi, Berkay ve Ayşe muhtemelen de şimdi hatırlayamadığım başkaları, oturduk elden geleni yaptık, annem orduya yemek destek. Bina’dan Ataman Hoca’nın “Güzel proje, ama çizmemişsin değil mi? Dolayısıyla az bir anlat da geçelim” diye açılışını yaptığı mezuniyet jürisinde Fatih Hoca “bırak bunları, güzel eskizlerini göster” diyerek beğendiği kara kalem çizimlerimi çıkarttırdı bana dosyadan. Büroda havalı sunuş perspektiflerini kalem ve foto-kolajla ben yapardım, zevkine uyardı. Kısa bir savunma üzerine mezun oldum, düşük not geldi sonra tabi, biraz üzüldüm, ama diplomayı aldım. Ve de yaz sonunda büyük deprem oldu, hocanın dediği gibi. Ağustos 1999, büyük Marmara depremi, dağıldı memleket. Biz o esnada Paris’te Nekropsi’nin albümünü kaydediyorduk, bitmek üzere idi aslında, ama Cem ile apar topar İstanbul’a döndük. Nekropsi demişken; Nişantaşı Topağacı’nda büroda bir akşam, hava kararmış, hoca muhtemelen arka odada, bir telefon geldi ofise, “Merhaba, Nekropsi grubunu arıyoruz, İstanbul konserlerinin grubu olarak Page-Plant sizi seçti”, “anlayamadım dedim, kim?” “Led Zeppelin’in solist ve gitaristleri!’ diye neredeyse azar işittikten sonra, önce tüm grubun evleri aradım, sonra içeri gidip Hoca’ya anlattım. Bostancı Gösteri Merkezi konserleri, sonra hayata ve büroya geri dönüş.

Mezun olduktan sonra, bir gün süren bir eskiz sınavındandan sonra Erdem (Ceylan) ile birlikte yine bizim okulda Bina Bölümü’nde yüksek lisansa başladık. Ben ilk dönem bitmeden bıraktım okulu: Şu an halen çalıştığım İTÜ MİAM (Müzik İleri Araştırmalar Merkezi) açılmıştı, şimdiki ismiyle Ses Mühendisliği ve Tasarımı yüksek lisans programına başvurdum, okula alınmadım ama dışarıdan dersleri almama izin verildi. Hoca bu okulu yapmama gönülden destek oldu. Bürodan çıkıp akşam derslere gidiyordum. Bir gün büroda, hocanın yatları çizdiği masada, bilgisayarın yanına Yamaha sequencer’i koymuşum, bir yandan çizim yapıyorum, bir yandan sequencerin çaldığı kaba teknovari ritimleri değiştirip Gürden’leri eğlendiriyorum, o sırada Hoca gelmiş, koridora giden kapının oradan bakıyor, tatlı bir gülüşü vardır, biraz da dalga geçerek, arkadan bana bakıyormuş, bizimkilere de göz kırparak, eşi Şule Hanım da ofis ekibinde, o da muhtemelen orada. O sıralarda konuştuk hep, ne yapılacak hayatta diye. Okulda MIAM ve stüdyoda asistanlık sınavını kazanıp işe başlayınca ise, hocadan müsaade istedim, diğer işlerle birlikte beraber yürütme imkanı kalmamıştı, ofisten ayrıldım.

Hocayla sonraki yıllarda bir gün Abdi İpekçi’deki evlerinde buluştuk. Rahatsızlığı artmıştı, yoğun bir ilaç tedavisi görüyordu. “İlaçların en kötüsü, hiç uyuyamıyorum, ve halüsinasyonlar görüyorum sürekli”. Uzun konuştuk. Sonra yıllar sonra, hatırlayamıyorum, bugünden kaç sene evvel, sanırım geçici olan küçük evde kendisini ziyaret ettim, bir bakıcı hanım destek oluyordu kendisine. Şahane ofisi maalesef kapanmıştı, evde sadece bir iki eski proje kalmıştı diye hatırlıyorum. “Hocam” dedim, “bana hediye ettiğiniz masayı size geri getireyim mi?”, gözünde bir ışık gördüm, “gerçekten mi?” dedi heyecanla, fakat evdeki yer kısıtlılığından dolayı, yardımcı hanımın da uyarısıyla, vazgeçildi hemen masanın hocaya geri verilmesi işinden. Bu masayı çok uzun süre atölyede sonra okulda kullandım, halen okulda odamda duvara dayanmış olarak duruyor. Bir süredir kullanmıyorum ama sanırım sıpaların üzerine koymanın vakti geldi. Üzerinde çok falçata ve bant izi vardır, kenarları renkli ağaçtan, kendisi beyazdır.

Sevgili, tatlı hocamın yeri büyük. Bu üzüntülü günde, yıllardır görüşememiş olmanın azabını, yüzümüzü hep güldüren bir iki hatıra ile baskılamak, unutmamak ve paylaşmak için hızlıca yazmak istedim. Sürçülisan ettiysem, yanlış hatırladıysam, affola.

Ailesinin, sevdiklerinin, camialarının ve öğrencilerinin başı sağolsun. Ruhu şadolsun.

Cevdet, 16 Ağustos 2024